Haziran 3rd, 2008 by abusalih
üreme ve çeÅŸitleri  Â
Canlıların, soylarını devam ettirmek amacıyla kendilerine benzer yeni bireyler meydana getirmesine üreme denir. Üreme iÅŸlevi canlının geliÅŸmiÅŸliÄŸine baÄŸlı olarak çeÅŸitlilik gösterir. Fakat bütün canlılarda genel hatlarıyla incelendiÄŸinde eÅŸeyli ve eÅŸeysiz üreme olmak üzere iki tip üreme görülür. …
Canlıların, soylarını devam ettirmek amacıyla kendilerine benzer yeni bireyler meydana getirmesine üreme denir. Üreme iÅŸlevi canlının geliÅŸmiÅŸliÄŸine baÄŸlı olarak çeÅŸitlilik gösterir. Fakat bütün canlılarda genel hatlarıyla incelendiÄŸinde Canlı, Ccanı olan, diri, yaÅŸayan: ortak özelliklere sahip maddelere verilen isimdir. Bunlar “yaÅŸam” denilen ve nasıl oluÅŸtuÄŸu hala çözülemeyen gizin temel öğesidir.
eşeyli ve eşeysiz üreme olmak üzere iki tip üreme görülür.
Eşeysiz üreme
Bir canlının kendi başına yeni bir birey meydana getirmesidir. Oluşan bireyler ata bireyin tıpatıp aynısıdır. Yavru gamet oluşturma gibi bir süreç olmaksızın oluştuğu için ata bireyin genetik özelliklerinin aynısına sahiptir. Çeşitlenme olmadığı için değişen çevre şartlarına uyumda güçlük çekilir. Bölünme, tomurcuklanma, sporlanma ve vejetatif üreme gibi çeşitleri vardır.
Bölünme
Genelde monera (bakteri, mavi-yeşil Alg ya da Yosun; büyük çoğunluğu fotosentetik olmasına karşın, bitkiler alemiyle yakın akraba olmayan bir gruptur. Bitkilere benzeyen, sucul canlılardır.
amip, öglena vs.) aleminde görülen üreme çeşididir. Bu alemlerin üyesi olan tek hücreli canlılar mitoz benzeri bir bölünme gerçekleştirerek iki yeni yavru oluştururlar. Bölünme bakterilerde olduğu gibi enine, öglenada olduğu gibi boyuna yada amipte olduğu gibi herhangi bir doğrultuda olabilir.
Tomurcuklanma
Bira mayası gibi bazı protistalarda ve mantarlarda görülen üreme çeşididir. Üreme gerçekleşirken birey hücre çekirdeğini eşler. Eşlenen çekirdeğin bir parçası ana hücrede kalırken diğeri hücre zarında oluşan çıkıntı şeklindeki yapıya geçer. Tomurcuk denilen bu yapı gelişerek yeni bireyi meydana getirir. Oluşan yavru bazen ana bireye yapışık olarak kalır yada ayrılarak bağımsız olarak yaşayabilir.
Sporlanma
Sporogoni de denilen bu üreme çeşidi monera, protista ve mantarlar aleminin bazı üyelerinin yanı sıra kara yosunları ve eğrelti otları gibi bazı bitki türlerinde de görülür. Tıpkı tomurcuk oluşumuna benzeyen spor oluşumu farklı olarak daha sağlam bir zarla çevrilidir. Sıcak, soğuk, kuraklık gibi olumsuz şartlardan etkilenmeyen bu yapılar uygun ortam oluştuğunda gelişerek yeni bireyi meydan getirir. –50 oC dereceye dayanabilen spor hücreleri çok uzun süre gelişmeden bekleyebilir.
Kara yosunları ve eğrelti otların da oluşturulan sporlar haploid kromozom taşırlar ve gametofit olarak adlandırılır. Gametofitlerin üreme organlarında üreme hücreleri oluşturulur. Üreme hücrelerinin döllenmesiyle de tekrar diploid bitki meydana gelir.
Vejetatif üreme
Bazı canlılarda görülen vejetatif üreme; yeterli büyüklükteki gelişmeye uygun parçaların eksiklerini tamamlayarak yeni bir birey meydana getirmesidir. Deniz yıldızının kopan kolunun tamamlanması ve kolun da gelişerek yeni bir denizyıldızını meydana getirdiği gibi bir rejenerasyon, kavak ve söğüt gibi bitkilerde bir dal parçasının toprağa dikilerek gelişmesinde olduğu gibi çelikle üreme, çilek bitkisinde toprağın üzerinde gövdenin bir bölümünden kökün ve sonrasında yeni bir çilek bitkisinin oluşmasında olduğu gibi sürünücü gövde ile üreme, patates bitkisinin yumruları üzerindeki gözlerin gelişerek yeni patates bitkisini oluşturduğu gözle üreme gibi çeşitleri sayılabilir.
Eşeyli üreme
Kalıtsal olarak farklı iki hücrenin yada çekirdeklerinin birleşerek yeni bir bireyi meydana getirdikleri üreme şeklidir. Çoğunlukla gelişmiş canlılara özgü olan bu üreme şeklinde, anne ve baba diye tanımlanan iki farklı ata vardır. Ata bireylerin mayoz bölünme yoluyla gamet oluşturmalarından sonra döllenme ile oluşan birey ana veya babaya tam olarak benzemez. Gametlerin oluşumu sırasında meydana gelen mutasyonlar ve farklı iki gen dizilimine sahip hücrenin birleşmesinden oluşan yeni varyasyon yavrularda çeşitliliğe yol açar.
İzogami
Şekil ve yapı bakımından birbirine benzer aynı büyüklükteki gametlerin birleşmesiyle oluşan eşeyli üreme çeşididir. morfolojik benzerlik gösteren gametlerin taşıdıkları genlerde fizyolojik farlılıklar bulunur. Alg çeşitlerinden sporogyra, ulothrix ve chlamydomanas izogami ile ürerler.
Heterogami
Farklı özelliklerdeki dişi ve erkek gametlerle yapılan üreme şeklidir. Bazı alg türlerinde olduğu gibi gametler arasındaki farklılık çok az ise anizogami, yada insan ve diğer omurgalı hayvanlarda olduğu gibi gametler farklı morfolojik ve fizyolojik yapılara sahip ise oogami olarak adlandırılır. Oogami’de yumurta büyük, hareketsiz ve bol sitoplazmalı olmasına rağmen sperm oldukça küçük ve hareketlidir.
Konjugasyon
Kavuşma anlamına gelen konjugasyon da aslında gamet oluşturulmaz. Bakteri, paramesyum ve bazı su yosunlarında görülen konjugasyon da yan yana gelen canlılar birbirlerine gen aktarımında bulunurlar. Canlıların gen diziliminde değişiklik dolayısı ile de çeşitlilik oluştuğu için eşeyli üreme olarak kabul edilir.
Partenogenez
Arılar, çalı çekirgeleri, karıncalar gibi eklem bacaklılarda görülen partenogenetik üremede yumurta bazen döllenme olmaksızın gelişerek yeni bir birey meydana getirir. Oluşan birey erkektir ve haploid sayıda kromozom taşır. Normal üreme süreçlerinde dişiler mayozla yumurtayı oluştururken erkekler mitoz benzeri bir bölünme ile sperm oluşturur. Döllenme sonucu oluşan bireyler ise hep dişidir. Arılarda oluşan dişiler bal özü ile beslenirse kraliçe, çiçek tozu ( polen) ile beslenirse işçi arı olur.
Hermafroditizm
Canlılarda normalde üreme organlarında sadece birisi bulunur. Dolayısı ile de tek çeşit gamet üretir. Fakat salyangoz gibi bazı hayvanlarla çiçekli bitkilerin çoğu her iki üreme organına da sahiptir ve hem yumurta hem de sperm üretebilirler. Böyle canlılara hermafrodit (erselik, çift cinsiyetli) denir. Erselik canlılar normalde kendi kendilerini döllemez. Bir populasyon içerisinde bireylerin bir kısmı erkek bir kısmı ise dişi rolünü üstlenir. Sonraki üreme döneminde rollerini değişebilirler.
Üreme çeşitleri
Üreme Çeşitleri
1. Eşeysiz Üreme: Farklı eşey hücrelerine gerek kalmadan canlı vücûdundan yeni bir yavru meydana gelir.
Tek Hücrelilerde:
a) Bölünme: Amipte çekirdek ve sitoplazma ikiye bölünerek iki yeni yavru amip meydana gelir. Terlikside enine, öglena vetrikpanasoma gibi kamçılılarda dikine bölünme görülür.
b) Tomurcuklanma: Ana canlı vücûdunun herhangi bir yerinde meydana gelen tomurcuk farklılaşarak ana canlıya benzer bir canlı hâsıl eder. Tomurcuk ana birey üzerinde kalarak kolonileri veya ayrılarak yeni bağımsız fertleri meydana getirir. Bira mayasında olduğu gibi.
c) Sporlanma: Bâzı canlılar spor adı verilen monoploid hücreler meydana getirir. Elverişsiz şartlarda bâzı bakteriler özsularını kaybederek spor hâline dönüşür. Bakteri sporları -250°C ile +120°C ısı farklarına dayanır. 60 yıl saklanabilir. +121°C’de 15 dakika kaynatılınca ölürler.
Plazmodium insan kanının alyuvarlarında şizogoni devresinde eşeysiz olarak sporla ürer.
Çok Hücrelilerde:
a) Regenerasyon (=Yenilenme): Vücuttan kopan büyük bir parçanın yeni bir canlı meydana getirmesi veya kopan kısmın yeniden oluşması (tâmiri) şeklindeki bir çeşit bölünerek üremedir. Buna regenerasyon denir. Planarya adı verilen tatlı sularda yaşayan yassı kurtlar enine veya boyuna parçalara bölünse, her parça ayrı ayrı bir planarya kurdu meydana getirir. Yer solucanı iki parçaya kesilse, her parça hayatına devam eder. Deniz yıldızı ve istakoz kopan kol ve bacaklarını yeniler. Kavak, söğüt, gül gibi bitkilerin kesilmiş dal parçaları (=çelik) ile üremesi birer regenerasyondur. Patates, lâle gibi bitkilerin yumrularının bir gözünden yeni bitki meydana getirmesi de regenerasyona örnektir.
b) Tomurcuklanma: Selenterelerden hidra (=polip) tomurcukla ürer.
c) Sporla: Monoploid hücrelerdir. Eğreltiotu, atkuyruğu, kaya yosunu gibi çiçeksiz bitkilerde rastlanır. Sporlar çeşitli bitki gruplarında farklı meydana gelir. Sporang denen özel kesecikler içinde meydana gelenlere endospor, üreme organlarının üzerinde (=dışta) hâsıl olanlarına ekzospor, çıplak ve suda kamçı ile hareket edenlerine zoospor denir. Zoosporlar zoosporang denen özel spor keselerinde meydana gelir.
d) Partenogenez (Döllemsiz Çoğalma): Spermle aşılanmamış (=döllenmemiş) yumurtalardan yavruların üretilmesi (=doğması) olayına partenogenez denir.
Bu üreme çeşidi arılar, bitki bitleri, daphnia (=su piresi), ipekböceği, tespihböceği, deniz yıldızlarında görüldüğü gibi kara hindiba (=aslan dişi) bitkisinde de görülür. Arılarda döllenmiş yumurtalardan bey arı (dişi) ve işçi arılar (kısır dişiler), döllenmemiş yumurtalardan erkek arılar doğar.
II. Eşeyli Üreme: Erkek ve dişi üreme hücreleri birleşerek zigot (=döllenmiş yumurta) hasıl olması ve zigottan yavrunun meydana gelmesidir.
Tek Hücrelilerde:
a) Konjugasyon (=Kavuşma): Ortama uyum sağlamak için daha dirençli bireyler meydana getirmek maksadıyla iki fert yanyana gelerek aralarında çekirdek (veya gen) değişimi yapması olayıdır. Terliksi ve bakterilerde görülür.
b) Gamet Meydana Gelmesiyle: Sıtma plazmodyumunda görüldüğü gibi erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi olayıdır.
                                                                                                                                                                           Â
Eklesene
Posted in Biyoloji | No Comments »
Mayıs 30th, 2008 by admin
Dokuzuncu Harİcİye KoĞuŞu
Özet, Karakter Ve Yazarin Özellİklerİ
Özet:::
Yazar, Uzun Yillardan Berİ BacaĞindan Bİr Sorun YaŞamaktadir. Bu Problem, Yazarin Doktorlarin Dedİklerİnİ Uygulamamasindan Dolayi GÜn GeÇtİkÇe Kendİnİ Hİssettİrmeye BaŞlamiŞtir. Fakat Yazar, Bu Olaylari Annesİne Aktarmamamak İÇİn ÇeŞİtlİ Bahaneler Üretİr Ve Annesİnİ Üzmek İstemez. Yazarin Akrabalarindan Olan Bİr PaŞa Vardir. Bazi Zamanlar PaŞaya Gİderken Romanlar Alir Ve Bu Romanlari Gece Yatarken PaŞaya Okur. Bu Olay PaŞanin Çok HoŞuna Gİtmektedİr. Yazar PaŞanin Evİne Gİder. Orada Bİr KaÇ GÜn Kalirken PaŞanin Kizi NÜzhet İle Aralarinda Sicak Bİr İlİŞkİ BaŞlar. Fakat Bu İlİŞkİ BÜyÜdÜkÇe, Yazarin İÇİnde NÜzhet Sevgİsİ FazlalaŞtikÇa NÜzhet İle Daha Fazla Beraber Olmaya ÇaliŞir. Fakat Yazarin KarŞisinda Bİr Engel Vardir Kİ Oda PaŞanin Karisinin NÜzhetİ Bİr Doktorla Evlendİrmek İstemesİdİr.
Bİr GÜn Yazar PaŞanin Evİndeyken O GÜnÜn AkŞam YemeĞİne Doktorun Da GeleceĞİnİ ÖĞrenİr. Doktorun Adi Ragiptir. Doktor GeldİĞİnde Hemen Yemek Yenmeye BaŞlanir. PaŞa İle Doktor Arasinda GÜzel Bİr Sohbet BaŞlar. Fakat Bu Yazari Pek İlgİlendİrmez ÇÜnkÜ Onun İÇİn Önemlİ Olan NÜzhetİn Yemekte VerdİĞİ Tepkİdİr. Yemek Esnasinda PaŞa, Doktorla KonuŞtuklari Konu Hakkinda Yazara Bİr Soru Sorar Ve Onun Da GÖrÜŞlerİnİ Almak İster. Konuyu Tam Olarak Bİlmeyen Yazar Konu Hakkinda Pek De İlgİlİ Olmayan SÖzler SÖyler. Bu SÖzler PaŞanin HoŞuna Gİtmez Ve Aralarinda Bİr TartiŞma BaŞlar. PaŞa Çok Sİnİrlenİr. Ertesİ GÜn PaŞa Yazari Odasina ÇaĞirir. O Sirada PaŞanin Nİye Yazari Odasina ÇaĞirdiĞini ÖĞrenmek İÇİn De PaŞanin Karisi, PaŞanin Odasinda Oyalanir. Yazar İÇerİ Gİrer Ve PaŞa Hemen Ona Bİr Soru YÖneltİr Ve Doktor Ragip Beyİn Kizi NÜzhete Uygun Olup OlmadiĞini Sorar. Yazar Da Bu Konu Hakkinda KuŞkusuz Hayir Cevabini Verİr Ve PaŞa Da Onu Destekler Bİr BİÇİmde GÜler. O Sirada Odada Oyalanan PaŞanin Karisi Hemen Araya Gİrer Ve Bu DÜŞÜnceye KarŞi OlduĞunu Savunur. Daha Sonra Yazar Evden Ayrilmaya Karar Verİr Fakat Tam PaŞanin Evİnden AyrilacaĞi Sirada Annesİ Gelİr Ve Bİr KaÇ GÜn Daha PaŞanin Evİnde Kalmak Zorunda Kalir.
Eve DÖndÜklerİnde Yazar Uyurken, Ansizin BacaĞinda Şİddetlİ Bİr AĞri Hİsseder Ve Annesİne Bunu Haber Verİr. Annesİ De Yazari Sabah Hemen Bİr Doktora GÖtÜrÜr. Doktor Yazarin BacaĞini İnceledİkten Sonra Elİnİ Yikamaya Gİder Ve Daha Sonra Tekrar Yazarin Yanina Gelİr Ve YÜzÜnÜ BruŞturarak KÖtÜ Haberİ Verİr. Yazar Doktorlarin SÖylemİŞ OlduĞu Uygulamalardan HİÇbİrİnİ YapmamiŞ, Baston KullanmamiŞve AyaĞina Çok YÜklenmİŞtİr, Bu YÜzden De AyaĞi Kesİlme Noktasina Kadar GelmİŞtİr. Yazar, Annesİ Ve ArkadaŞlari Bu Duruma Çok ÜzÜlÜrler. Daha Sonra Yazar Ve Annesİ Şanslarini BaŞka Bİr Doktorda Denerler Ve Doktordan İyİ Haberİ Alirlar Ve AyaĞinin Kesİlme Durumunun Ortadan KalkabİleceĞİnİ ÖĞrenİrler. Fakat Bunun Sadece Dokuzuncu Harİcİye KoĞuŞunda Yapilacak Kontrollerden Sonra MÜmkÜn OlacaĞini ÖĞrenİrler. Yazar Bu KoĞuŞta Kalmaya Razi Olur.
Yazar, Bu KoÄžuÅžta KaldiÄži SÜrede Kendİnİ Yalniz HİssetmİŞ, GeleceĞİ Ve NÜzhetİ DÜŞÜnmÜŞtÜr. Yazar, KaldiÄži SÜre İÇersİnde Bİr Çok Pansumana Tabİ TutulmuÅž Ve Sonunda Fİnal KontrolÜ GelmİŞtİr. Yazar Amelİyat Olur Ve Amelİyattan Sonra AyaÄžinin Kesİlmesİne Gerek OlmadiÄžini SÖyler. Bu Olaya Yazar Ve Annesİ Çok Sevİnİrler Ve Yazar Hasahaneden Taburcu Olur…
‘’’’’’’’’’’’’’’’’’’’romanin Sonu’’’’’’’’’’
Romanin Kahramanlari
Yazar: İÇİne Kapanik, Yillardir AyaĞindan Sorun YaŞayan, Doktorlar Ve Hastahanelerden BikmiŞ, İyİ Kalplİ Bİrİsİdİr.
Yazarin Annesİ: OĞlunun SaĞliĞi İÇİn Elİnden Gelenİ Yapan Bİrİdİr.
PaŞa: İyİ Kalplİ, Kizini Doktor Ragip Beye Vermek İstemeyen, Yazari En İyİ Dostlarindan Bİrİsİ Olarak GÖren Bİrİsİdİr.
Yazarin Karisi: Kizinin Doktor Ragip Beyle Evlenmesİnİ İsteyen, Yazari Bİr Mİkrop Olarak GÖren Bİrİsİdİr.
Doktor Ragip Bey: NÜzhetle Evlenecek Olan KİŞİdİr. ÖĞrenİm GÖrmÜŞ, MesleĞİnde BaŞarili Bİrİsİdİr.
NÜzhet: Daha Çok Yazarla Bİrlİkte Olmak İsteyen, Doktor Ragip Beyİ Sevmeyen Bİrİsİdİr…
Yazar: Peyamİ Safa
Roman Yazari Ve Gazetecİdİr. Psİkolojİk Romanlariyla TaninmiÅžtir. Yazilarinda DÖnemİn Sİyasal Etkİlerİnden EtkİlenmİŞtİr. CİngÖz Recaİ Adli Yazi Dİzİsİyle İlgİ ToplamiÅžtir. Psİkolojİ, Sosyolojİ, Edebİyat Ve Felsefe Alanlarinda Yazilar YazmiÅžtir. Temel Konu Olarak İnsanlarin DÜŞmÜŞ OlduÄžu KÖtÜ Durumlardan Ders Çikarmayi AmaÇlamiÅžtir…
Eserlerİ::::. MahŞer, SÖzde Kizlar, Canan, Bİr AkŞamdi
::::::::son::::::::
Dokuzuncu Harİcİye KoĞuŞu v Dokuzuncu Harİcİye KoĞuŞu Dokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞuDokuzuncu Harİcİye KoĞuŞu
Eklesene
Posted in KİTAP ÖZETLERİ :) | No Comments »
Mayıs 28th, 2008 by admin
YABAN KİTAP ÖZETİ
Ahmet Celal, bir Osmanlı padiÅŸahının oÄŸludur. SavaÅŸ esnasında vurulmuÅŸ ve kolunu kaybetmiÅŸtir. Bu hazin hadiseden sonra, dünyadan elini eteÄŸini çekmiÅŸ ve toplumdan kaçmak, sessiz sakin bir yerde yaÅŸamak için Anadolu’nun ücra köşelerini seçmiÅŸtir. Bu sebebten dolayı, onun subaylık yaptığı dönemde ona emirer olarak hizmet eden M. Ali’nin köyüne gider.
Köydeki ilk günleri onun için çok zor olmuÅŸtur. Çünkü bundan önceki yıllarda, İstanbul’da yaÅŸamış ve oranın kültürü ile bezenmiÅŸtir. Köylüler ona, oranın yabancısı olduÄŸu için “Yaban” derler. Fakat, Ahmet Celal bu lakabı kendine laik bulmaz. Çünkü o, kolunu salt bu bu millet için kaybettiÄŸini savunur. Onun için köydek ilk iki hafta köy yaÅŸantısını alışma safhası olarak geçer. Bu arada M. Ali’nin müstakil evinin bir odasında kitaplarıyla gününü geçirir. Kitapları bir nebze dahi olsa yalnızlığını ve acısını unutmayı saÄŸlar. Onlar, onun en iyi dostu olmuÅŸtur. Bu zaman zarfında, M.Ali’nin annesi, kız kardeÅŸi ve kardeÅŸi İsmail’le tanışır. Köy ortamı ona, İstanbul gibi büyük bir yerde yaÅŸadığı için çok rezalet gelir.
Haftalar ilerledikçe Ahmet Celal, köy ahalisiyle yavaÅŸ yavaÅŸ tanışır. Köyün en zengini Salih AÄŸa, muhtar ve Süleyman adında karısını söz geçiremeyen adamla samimiyet kurar. Fakat, bu samimi yet sınırlıdır. Ahmet, onlara hep savaÅŸtan, Atatürk’ten ve Onun yaptıklarından bahsederken onlar, onu hiç ciddiye almaz ve bir gün düşman gelip, ülkeyi Osmanlıdan alacak ve onlar huzurlu bir ortamda yaÅŸayacaklarını inanırlar.
Bir gün Ahmet Celal, köyün civarına gezmeye çıkar. Çünkü, köy halkının düşünceleri onun acısına tuz ekiyordu. Bundan dolayı yaylalara çıkar; doÄŸanın verdiÄŸi huzur ile hem acısını hem de yalnızlığını kısmen de olsa unutur. Yine yaylalarda gezerken bir kız görür. Kız, istanbuldakiler gibi bakımlı, giyim-kuÅŸamı iyi olmasa bile, onu çok etkilemiÅŸtir. Onunla konuÅŸmak ister; fakat kız ondan kaçar. Çünkü o, köylülerin tabiri ile buraların yabanıdır. Günler geçmesine raÄŸmen, kızı unutamamaktadır. Onu tekrar görmek ve konuÅŸmak için yaylaya çıkar. Bir süre bekledikten sonra yine aynı kız oraya gelir. Ahmet onunla konuÅŸmak ister; fakat nafile. Kız ondan yine kaçar. Fakat o, bu sefer onunla konuÅŸamaya kararlıdır. Ve kızı bir süre kovaladıktan sonra onu yakalar. Kız , sudan yeni çıkmış balık misali, kaçmaya çalışır. Ahmet onu sakinleÅŸtirdikten sonra ona, “sadece seninle konuÅŸmak istiyorum.” der. Fakat kız yine de kurtulamk için çabalanır. Bir süre sonra, kızın isminin Emine olduÄŸunu öğrenir.
Bu arada cephede savaÅŸ ÅŸiddetlenmiÅŸ ve köylerden tekrar askere çağırılanlar olur. Bunlardan bir tanesi de M.Ali’dir. Onun evden ayrılması ile artık yazarın köyde samimi olacağı, dertlerini anlatabileceÄŸi kimse kalmamıştır. Bir kaç hafta daha M. Ali’nin ailesiyle birlikte kalır. Fakat İsmail’in Emine’yi sevdiÄŸini ve onunla evleneceÄŸini duyunca evden ayrılır. Köyde baÅŸka bir yerde yaÅŸamaya baÅŸlar. Fakat, kolunu kaybetmiÅŸ olmasından dolayı yardıma muhtaçtır. İlk zamanlar Süleyman onun ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Aslında o da yazar gibi terkedilmiÅŸ ve yapayalnızdır. Karısı, onu asker kaçağı birisiyle aldatmış ve ve İstanbul’a kaçmıştır. Fakat Süleyman karısını çok sevmektedir. Onu bir türlü unutamaz. Aradan günler geçer. Bir gün İsmail’in Emine ile evleneceÄŸini duymasına raÄŸmen yazar, muhtar gider ve Emine’yi kendisine istemesini söyler. Bunun üzerine muhtar hanımını Emine’nin evine gönderir. Ama Emine bu iÅŸe “Hayır” der. Üstüne üstelik yazara kolsuz olduÄŸu için ağır hakaretlerde bulunur. Kendisi hakkında söylenen lafları yazar muhtarın aÄŸzından duyunca deliye döner. Ona göre İsmail, Emine’ye layık birisi deÄŸildir.
Birkaç hafta sonra, İsmail’in Emine ile evlenmek üzere hazırlık yaptığını kahvede iÅŸitir. Emine’yi kafasından silmeyi baÅŸarmış; fakat bir türlü kalbinden atamamıştır. İkinci kez hayal kırıklığına uÄŸrar. Bunun hıncını Süleyman’ı azarlayarak, karısı hakkında ileri geri konuÅŸarak çıkartır. Bu kavgadan sonra, Süleyman daha fazla dayanamaz ve köyü terkeder. Yazar piÅŸmandır ama çok geçtir.
Süleyman’ın evi terketmesinden sonra, kendisine yardım etmesi maksadıyla Emeti Kadın’ı tutar. Onun Hasan adında bir torunu vardır. Emeti Kadın hem torunu Hasan’ı hem de yazara bakmaktadır. Torunu Hasan küçük bir çobandır. Yazar, onunla koyunları otlatmaya çıkar. Böylece hem Emine’yi tekrar görmek hem de acılarını unutmak ister. Bu sırada daÄŸların arkasından top sesleri gelmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi savaÅŸ köye doÄŸru gelmektedir. Bu arada Emine İsmail’le evlenir. Yazar, bir daha köyün içinde gezemez olur.
Aradan fazla geçmez. Köye bir ÅŸeyh gelir. Köylülere, yurdumuzun düşmanlar tarafında zaptedildiÄŸini ve niyetlerini Anadolu’yu elimizden almak olduÄŸunu; yeÅŸil sarıklıların bizi düşmana karşı savunduklarını ve müslüman olmak isteyen kraliçeden bahserder. Bu olayı yazar, Emeti Kadı’nın duyduklarından öğrenir. Bunun üzerine yazar sinirlenir ve ÅŸeyhe gider , onunla kavga eder.
SavaÅŸ cephelerde son surat devam etmektedir. Düşman uçakları köyün üzerinde kol gezmekte ve bir takım kağıt parçalarını yere atmaktadır. Kağıtta “Sakın yerinizden yurdunuzdan olmayınız. Biz size kötülülük etmeÄŸe gelmiyoruz. Halife ve padiÅŸah bizimle beraberdir. Biz sizi Kemal’in çetelerinden kurtarmak için harbediyoruz.” yazar. Köylüler, bunu okuyunca yazar, her birinin gözünün parıl parıl parlamaÄŸa baÅŸladığını görür. Bir akÅŸam üstü eve dönmek üzere iken “Davranma!” diye bir sesle irkilir. Yazar ilk baÅŸta anlamazlıktan gelir; fakat bir kaç adım atar atmaz bir kurÅŸun kulağının dibinden bir arı gibi vızıldayarak geçer. Yazar, bunun bir asker kaçağı olarak düşünür; ama ateÅŸ eden bir Türk askeridir. Az kalsın bir Türk askerinin kör kurÅŸununa hedef olacaktı. Onlara durumu anlattıktan sonra birliÄŸin (topçu müfrezesi) komutanlarından savaÅŸ hakkında bir kaç bilgi alır. KonuÅŸmalardan yazar, Türk Ordusu’nun savaşı kazanacağından ümitperver olur. Artık savaÅŸ, köye çok yakın yerlerde cereyan etmektedir.Bu sebebten dolayı birlikler, köy yollarını kullanmaktadır.
Bir gün inanılmaz bir olay olur. Yazar, muhtar ve diÄŸer köy ahalisi kahvede otururlarken, uzaktan çok dağınık halde bir birlik gelmekte olduÄŸunu görmektedirler. İlk baÅŸta düşman sanılan birliÄŸin daha sonra Türk Ordusu’ndan olduÄŸu anlaşılır. Bekir ÇavuÅŸ, savaşın son geliÅŸmelerinden haberdar olmak için askerlerden bir kaç tanesini “Komutanınız nerede ?” diye sorar. Daha sonra birlik komutanı bir başçavuÅŸ çıkagelir. BaşçavuÅŸ yorgun ve periÅŸan haldedir. Bir süre BaşçavuÅŸla muhtar bakıştıktan sonra sarmaÅŸ dolaÅŸ olurlar. Çünkü o, bir zamanlar köyde yaÅŸamış ve öldü sanılan Emine’nin babasıdır. Cephedeki bir kaç olaydan ve geliÅŸmelerden konuÅŸtuktan sonra muhtar ona kızı Emine’yi hatırlatır. Daha sonra muhtar “Daha önce nerelerdeydin?” diye sorar. Bunun üzerin BaşçavuÅŸ, on yıl moskofa esir düştüğünü ve esaret yıllarını anlatır. Bu arada Emine kahvehaneye babasıyla görüştürülür. İlk baÅŸta Emine, ürkek bakışlarla babasına baktıktan sonra göz ucuyla da yazara bakar ve utangaçlığından ne yapacağını bilemez. Bir süre bakıştıktan sonra yazar, Emine’nin artık İsmail’i sevmediÄŸini bakışlarından anlar. Artık bu noktadan sonra, yazarla Emine arasında bakışmalarla birbirlerine olan aÅŸklarını ilan ederler. Ama bir sorun vardır: Emine’nin İsmail’le evli olması. Bir müddet sonra başçavuÅŸ, anasını görmeye gider; askelerini de bir süre mola yapmak üzere muhtara bırakır.
Ertesi gün, sabah erkenden birliÄŸin yola çıktığın öğrenilir. Dağın arkasındaki top sesleri iyiden iyiye artmaktadır. Köylüler bu olaya karşı tedirgindir. Çoban Hasan’la yazar arada sırada koyunları yaylaya çıkartırlar. Fakat, bir gün Küçük Hasan yaylaya kendisi gider. Ne olduysa o gün olur. Yazar, Küçük Hasan’ın “Geliyorlar” diyerek bağırmasıyla uyanır. Hasan’a “ne olduÄŸunu” sorar. Benzi solmuÅŸ, soluk soluÄŸa kalan Hasan :
- Aha onlar, senin dediklerin.Te karşıki belin üstünden yürüyüp geliyorlar.
Yazar bir süre kendini toparlayamaz. ÇocuÄŸun yüzüne bön bön bakar. EndiÅŸe ile apar topar bir kaç eÅŸyasını toplamaya baÅŸlar; fakat kolu olmadığı için yardıma ihtiyacı vardır. Emeti Kadın’ı arar ama bulamaz. Evin etrafına bakınır hiç kimseyi bulamaz. Belliki köylü korkudan saklanmış olmalı. Düşmanın hemen köye girmek üzere olduÄŸu, ağır topçu taburunun araba ve demir ÅŸakırtılarının seslerinden anlaşılıyordu. Yazar hemen kapısını kilitler, pencereleri kapatır. Aradan fazla geçmez. Dışarıda garip garip sesler gelmektedir. Bu sesler Yunancadır. Köy tamamen düşman askerleri tarafından ele geçilir. Her eve baskın düzenlerler. Bulduklarını köy meydanına çıkartırlar. Sırada yazarın evi vardı. Asker kapıyı açmaya çalışır aman nafile kapı kilitlidir. Son çareyi kapıyı kırmakta bulur.
İlk baÅŸta yazar, askere diklenmeye çalışır; sonuç vermeyince kendini düşman askerine bırakır. Bir süre sonra yazar, arayıpta bulamadığı köy halkının toplandığı yere götürülür. Burada askerler kadınlara, genç kızlara tacizde bulunur. Yazar bundan rahatsızlık duyar. Aslına bakarsan o, sadece Emine için endiÅŸe duymaktadır. Emine’ye baktıkça hem onları korumak hem de Emine’ye sakat olduÄŸu halde erkekliÄŸinden ödün vermediÄŸini göstermek maksadıyla askerlerin arasından Rumca bilene, onu komutanın yanına götürmesini ister. Asker onu alır, komutanının yanına götürür. Yazar Fransızca bildiÄŸi için ona, Fransızca olarak askerlerinin halkı eziyet ettiklerini ve genç kızlara tacizde bulunduÄŸunu ifade eder. Yunan subayı onu dinledikten sonra tekrar toplanma noktasına geri götürür. Ve askerlere ve köy halkına eziyet edilip edilmediÄŸine dair sorular sorar. Ahali korktuÄŸu için bir ÅŸeyler söyleyemez. Daha sonra askerler, köydeki bütün evleri arama yaptırarak silah namına ne varsa hepsini toplattırır. Ve köylülerden yiyecek, içecek toplarlar ve bunu para karşılığında aldıklarını göstermek maksadıyla öylülere bir kağıt verirler. Cahil köylüler buna inanır ve olan tüm yiyeceklerini teslim ederler. Halbuki Türk askerleri geldiÄŸinde onlardan her ÅŸeylerini esirgemiÅŸlerdir. Eski bir subay olan yazar, düşmanın köylülerden yiyecek ve içecek toplamasından en az bir iki haftaya kalmaz köyden ayrılacaklarını yorumlar. Bir kaç gün ilerledikten sonra, yazar Emeti Kadın’ın çığlıkları ile uyanır. Hasan’a iÅŸkence ederler. Zavallı çocuk her tarafı yara bere içinde, acılar içinde kıvranmaktadır. Yazar ilk baÅŸta Hasan’ın öldüğünü zanneder ama nabzını yokladığında yaşıdığını farkeder. Yazarın endiÅŸesi giderek artar.
Ertesi gün, askerler topladıkları eÅŸyaları saracak bir ÅŸey aramak için yazarın evini basarlar. Hasan o esnada çarÅŸafın arasında yatmaktadır. Yazar, askerlere “Ne istiyorsunuz” der. Onlar cevap vermeden, aniden çarÅŸafı öyle bir hızla çekerler ki Hasan yere “pat” diye sertçe yere düşer. Zaten hali periÅŸan olan Hasan, bu sefer ölümü atlatamaz. OlduÄŸu yerde yığılır kalır. Emeti Kadın ve yazar Hasan’a yardım etmek için koÅŸarlar; fakat Hasan ölür. AÄŸlamalar, sızlamalar yazar kendini tutamayarak askere bir yumrukta yere serer. Olaylar bu esnada cereyan eder. Köylüler ilk defa da olsa yazarı haklı bulur ve askerlerin üzerine yürürler. Ortalık karışır. Bu karışıklıktan yararlanarak Emine ile yazar kaçarlar. Bu esnada yazar, böğründen vurulur. Fakat bu acıyı o anda hissetmez.sadece yazar deÄŸil, aynı zamanda Emine de sol bacağından yaralanmıştır. Kaçabildikleri yere kadar kaçarlar. Bir yere vardıklarında oturup dinlenmeye karar verdiklerinde vurulduklarını anlarlar. Hele Emine’nin yarası daha ağırdır. Kalkacak durumda deÄŸildir. Bu sebebten dolayı yazar Emine’yi yalnız bırakır ve yoluna devam eder.
YABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİYABAN KİTAP ÖZETİ
Eklesene
Posted in KİTAP ÖZETLERİ :) | No Comments »
Mayıs 28th, 2008 by admin
ATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARISiyasal Alanda Yapılan DeÄŸiÅŸiklikler :
Mustafa Kemal PaÅŸa’nın önderliÄŸinde 1919 yılında baÅŸlayan Ulusal KurtuluÅŸ Savaşımız 1922′de tamamlandı. Osmanlı Devleti yöneticileri bu savaşın önderleri hakkında ölüm fermanları imzalamaktan çekinmediler. KurtuluÅŸ Savaşı bittiÄŸi zaman bir yanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti, öte yanda Osmanlı Saltanatı vardı. Büyük Millet Meclisi’nin 1 Kasım 1922 günü kabul ettiÄŸi bir yasa ile tarihimizde saltanat dönemi kapandı. Yeni bir dönem baÅŸladı. Osmanlı Saltanatının kaldırılmasından sonra 1921 Anayasası’nda deÄŸiÅŸiklikler yapıldı. 29 Ekim 1923 günü Türkiye Devleti’nin hükümet ÅŸeklinin Cumhuriyet olduÄŸu kabul edildi.
Cumhuriyetin ilanı ile tarihimizde Cumhuriyet Dönemi başladı.
Hukuk Alanında Yapılan Değişiklikler :
Cumhuriyet öncesinde yargı işleri din adamları tarafından görülürdü. Kadı adı verilen yargıçlar din kurallarına göre karar verirdi. Hukuk alanında yapılan değişiklikle eski mahkemeler kapatıldı. Eski yasalar yürürlükten kaldırıldı. Uygar ulusların yasaları örnek alınarak boşanma, miras, ceza hukuku yeniden düzenlendi. Hukuk devrimi ile kadın - erkek arasında eşitlik sağlandı. Miras konusunda kadın ve erkek eşit pay almaya başladı. Kadınlar da erkekler gibi seçme ve seçilme hakkına kavuştu.
Eğitim Alanında Yapılan Değişiklik :
Osmanlı Devletinde eğitim sistemi dinseldi. Mahalle okulunu bitirenler isterlerse öğrenimlerini Medreselerde sürdürürlerdi. Medreselerde genel olarak dini bilgiler öğretilirdi. Bu öğrenim kurumlarında tekniğe, bilime önem verilmezdi. Medreselerin yanı sıra İmparatorluğun devlet işleri için kurulmuş Enderun adlı Saray Okulu vardı. Çok sonraları Tanzimat Döneminde Ortaokul dengi Rüştiye, Lise dengi İdadi ve Sultani okulları açıldı. Daha sonra Tıp, Harp Okulu, Mülkiye Okulları kuruldu.
Cumhuriyet döneminde dine bağlı eğitim sistemine son verildi. Eğitim kurumlarında bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı eğitim çalışmaları başladı. Tüm okullar bu ilkelere göre yeniden örgütlendi.
Atatürk eÄŸitime, öğretime çok önem verdi. BilgisizliÄŸi kısa yoldan çözmek, okuma yazmayı kolaylaÅŸtırmak amacı ile Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1928 tarihinde Türk Alfabe Yasası’nı kabul etti. Bu alfabe ile okuma yazma öğrenilmesi için Ulus Okulları açıldı. Bütün yurtta okuma yazma öğrenme çalışmaları baÅŸladı. Atatürk, Ulus Okullarında Başöğretmen olarak dersler verdi.
Harf deÄŸiÅŸikliÄŸini, dilde özleÅŸme izledi. Arapça ve Farsça sözcüklerden oluÅŸan Osmanlıca yerine Türkçe konuÅŸulup yazılmaya baÅŸlandı. Atatürk Türk Dili’nin benliÄŸine kavuÅŸma çalışmalarını yürütmek amacı ile 12 Temmuz 1932 tarihinde Türk Dili Tetkik Cemiyeti’ni kurdu. Dilimiz yabancı sözcüklerden arındı.
Ekonomik Alanda Yapılan Değişiklikler :
Lozan Barış Antlaşması ile yabancı uyruklulara tanınan kapitülasyon ayrıcalıkları kaldırıldı. Ülkemiz kendi zenginlik kaynaklarına sahip çıktı. Her alanda devlet öncülük etmeye başladı. Bankalar, fabrikalar kuruldu. Modern tarım çalışmalarına başlandı. Yollar, özellikle demiryolları yapımında büyük çaba gösterildi. Böylece yurdun en uzak yerlerine ulaşma olanağı hazırlandı. Ekonomik bağımsızlığımız kazanıldı. Ekonomik alanda sağlanan bu başarılar sonucu yurdumuz bayındırlaştı. Ulusumuz zenginleşti. Halk için ağır bir yük olan aşar vergisi kaldırıldı. Çağdaş vergilendirme yöntemleri uygulanmaya başlandı.
Sosyal Alanda Yapılan Değişiklikler :
Atatürk, ulusumuzun uygar uluslar düzeyine ulaşması için, sosyal alanda da köklü değişiklikler yaptı. Yeni okullar açtı. Hastaneler, dispanserler kurulmasını sağladı. Güzel sanatların gelişmesi için gerekli girişimlerde bulundu. Konservatuar kuruldu. Stadyumlar, spor alanları, kapalı spor salonları yapıldı. Uygar bir toplum için gerek duyulan tüm sosyal kurumlar Atatürk döneminde açıldı.
Ölçü Birimlerinde Yapılan Değişiklikler :
Atatürk dünya ile ilişkilerimizi düzenli yürütmek için ölçü birimlerinde değişiklikler yaptı.
Uzunluk ölçüsü birimi olarak arşın, endaze; ağırlık ölçüsü birimi olarak okka, dirhem gibi ölçüleri kaldırarak bugün kullanmakta olduğumuz ölçü birimlerini kabul etti.
Yurdumuzda daha önce takvim Hicri takvime göre düzenlenmişti. Buna göre dünyanın kullandığı takvimle aramızda 580 yıl kadar bir farklılık vardı. 1 Ocak 1926 tarihinden sonra bizde de Miladi takvim kullanılmaya başlandı. Eskiden ülkemizde ezani saat kullanılıyordu. Bu saat uygar ülkelerin kullandığı saate uymuyordu. Takvimde olduğu gibi saatler arasındaki bu uymazlık büyük karışıklıklara neden oluyordu. Bunları ünlemek için takvimle birlikte bugünkü kullandığımız saat kabul edildi.
Hafta tatili Cuma’dan Pazar gününe alındı.   MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(İLKELERİ)
Cumhuriyetçilik ilkesi
Tanımı :
“Yönetim biçimi olarak millet egemenliÄŸine dayalı, cumhuriyet rejimini öngörmek ve bunu bir yaÅŸam biçimi olarak benimsemektir. ”
Cumhuriyetçilik ilkesinin esasları
Cumhuriyet; millet egemenliğine dayalı bir siyasi rejim yani
Demokrasidir. Demokrasinin kul, mürit veya tebaa değil, birey ve vatandaş
Bilincinde olan, yasalar karşısında hak ve sorumlulukları nı
Bilen bir insan tipi ile ayakta kalabilir. Demokraside; devletin ve milletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuk kuralları çerçevesinde olur. Hiç kimsenin yasalara aykırı davranma ayrıcalığı yoktur. Demokraside, siyasi görüş sahibi olma, siyasi parti kurma ve periyodik olarak yapılan seçimlere katılma özgürlüğü vardır. Demokrasilerde seçme ve seçilme özgürlüğünün ayrım gözetilmeksizin herkese tanınır. Demokraside dil, din, mezhep, cinsiyet ve siyasal görüş farkı gözetilmeksizin herkes yasalar önünde eşittir. Cumhuriyetçiliğ e candan bağlı bir birey; anayasa, yasa ve diğer hukuk kurallarına uyması gerekir. Anayasada belirtilen hukuk devleti, sosyal devlet, atatürk milliyetçiliği, insan haklarına bağlı devlet gibi cumhuriyetin temel niteliklerini bir yaşam tarzı haline getirir.
  Milliyetçilik ilkesi
Tanımı :
” KiÅŸinin içinde yaÅŸadığı toplumu sevmesi, onunla gurur duyması, onun yükselmesi ve ilerlemesi için her türlü fedakarlığı yapmasıdır .”
Milliyetçilik ilkesinin esasları
Milleti oluÅŸturan unsurlar; dil, kültür, ortak geçmiÅŸ ve birlikte yaÅŸama azmidir. Atatürk milliyetçiliÄŸinde ırk ve din, milleti oluÅŸturan unsurlar arasında sayılmaz, sadece ortak kültürü ÅŸekillendiren unsurlar olarak ele alınır. Atatürk milliyetçiliÄŸi ;birleÅŸtirici, bütünleÅŸtirici ve kaynaÅŸtırıcıdır.Irkçı lık gibi, ayrıştırıcı yaklaşımlar reddedilir.Atatü rk milliyetçiliÄŸinde bireyler, kendi çıkarlarından önce milletin çıkarlarını gözetir.”Ne mutlu Türk’üm diyene” vecizesinde ifade edildiÄŸi gibi kendini Türk hisseden herkesi Türk olarak kabul eder.Atatürk milliyetçiliÄŸi’ ne benimsemiÅŸ bir birey,geçmiÅŸteki tarihi baÄŸlardan güç alarak kendi milletinin tarihiyle gurur duyar.ancak diÄŸer milletleri küçümsemez.Atatürk milliyetçiliÄŸi; günümüzde çaÄŸdaÅŸ ve modern devlet ve toplum yapılarının benimsediÄŸi”kü ltür milliyetçiliÄŸi” dir.Irkçı ve ÅŸoven milliyetçilik anlayışları tarihten günümüze (Bosna, Kosova ve Kafkasya örnekleri gibi) insanlığa kan gözyaşı ve yıkım getirmiÅŸtir.
‘Kültür milliyetçiliÄŸi” insanlığın barış, huzur ve refah içinde yaÅŸamasını öngörür.
Gereksiz yanan bir ışığın söndürülmesinin boşa akan bir musluğun kapatılması ve devlet malının korunması Atatürk milliyetçiliğinin bir gereğidir.
Halkçılık ilkesi
Tanımı :
KiÅŸilerin dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet ve siyasi görüş farkı gözetilmeksizin kanunlar önünde eÅŸit olması ve halkın devlet için deÄŸil devletin halk için var olmasıdır. Kısaca “halkın halk tarafından, halk için idaresidir”
Halkçılık ilkesinin esasları
Halkçılık ilkesinde insanlar dil, din, mezhep, ırk, cinsiyet ve siyasi görüş farkı gözetilmeksizin kanunlar önünde eÅŸittir.Toplumsal sınıf kavramının yerine meslek gruplarının varlığını savunur.toplumsal grupların çatışmasını deÄŸil,meslek grupları’nın dayanışmasını öngörür.Yönetim biçimi olarak demokrasiye dayalı cumhuriyet rejimini öngörür.Devlet; her türlü eylem ve iÅŸlemde halkın çıkarını gözetir.Atatürk inkılaplarının hepsinin halkçılık ilkesi çerçevesinde, halkın yararları gözetilerek yapılmıştır.halkçı lık ilkesine göre ülkemizde;ilkokuldan , üniversiteye kadar halka ücretsiz eÄŸitim ve eÄŸitimde fırsat eÅŸitliÄŸi tanınmıştır.Halkçı lık ilkesine göre ülkemizde;ihtiyacı olanlara devlet hastanelerinde ücretsiz saÄŸlık hizmetleri verilir.
Halkçılık ilkesine göre ülkemizde; ücretsiz kültür hizmetinin devletin ana görevlerinden biridir. Halkçılık ilkesine göre ülkemizde; halkın ihtiyacı olan altyapı yatırımlarının tümü devlet tarafından yapılır. En ücra köylere kadar okul, sağlık ocağı, yol, elektrik, su ve sulama hizmetinin, hiçbir çıkar gözetilmeksizin yapılan bir halkçılık ilkesi uygulaması olduğu bilinmelidir.
Laiklik ilkesi
  Tanımı : Â
“KiÅŸi, Toplum Ve Devlet YaÅŸamına Egemen Olan Kuralların Tümünün Akla Ve Bilimsel Gerçeklere Dayalı Olması, Bireylerin Hiçbir Baskı Altında Olmadan Dinsel İnanç Ve İbadetlerinin GereÄŸini Yerine Getirebilmesidir. ”
Laiklik ilkesinin esasları
LaikliÄŸin ancak demokratik yöntemlerde uygulanabilir. LaikliÄŸin somut uygulama biçimi anayasamızın 24 üncü maddesinde açıkça belirtilmiÅŸtir. ( Türkiye cumhuriyeti anayasası madde 24 :” herkes,vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir…ibadet dini ayin ve törenler serbesttir.kimse, ibadete,dini ayin ve törenlere katılmaya,dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz,dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz… .Kimse,devletin sosyal,ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa,din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kiÅŸisel çıkar yahut nüfuz saÄŸlama amacıyla her ne suretle olursa olsun,dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan ÅŸeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.” )  Laiklik; temel hareket noktası olarak aklı ve bilimi temel alır.  L aik ülkelerde akla ve bilime dayalı olan pozitif hukuk kuralları uygulanır.  D insel hukuk kurallarının dogma olduÄŸu için güncelleÅŸtirilemez, dolayısıyla geçen dönem içinde geçerliÄŸini yitirerek toplum ve devlet yaÅŸantısının ihtiyaçlarına cevap veremez. Laik bir devlette herkes istediÄŸi dini ve inancı seçebilir, istediÄŸi dini ayin ve töreni yapabilir. Hiç kimse, dini ayin ve törenlere atılmaya veya katılmamaya zorlanamaz. Hiç kimse, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz . Hiç kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz veya suçlanamaz.
Dini inanç, ibadet ve kanaat özgürlüğünün devlet tarafından güvence altına alınır. Buna aykırı hareket edenler, Türk ceza kanununun ilgili maddelerince yargılanarak cezalandırılır. Laiklik, aklı kullanma becerisini en üst düzeye çıkaran bir anlayıştır.      Her türlü akıl ve bilim dışı hurafe laiklik tarafından reddedilir. Laiklik ilkesi; bütün gelişmiş devlet ve toplum yapılarının ortak anlayışıdır.
 Â
Devletçilik ilkesi
Tanımı :
“Türk toplumunun ve devletinin ekonomik ve sosyal kalkınmasını gerçekleÅŸtirmek için devlet iÅŸletmeciliÄŸi ile özel sektör iÅŸletmeciliÄŸinin birlikte ve uyum içinde çalışmasıdır.”
Devletçilik ilkesinin esasları
Devletçilik ilkesi; Atatürkçü düşünce sistemi’nin ekonomi teorisidir. DevletçiliÄŸin ana hedefi, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınmasını ivedilikle gerçekleÅŸtirmektir.        Devletçilik; devlet iÅŸletmeciliÄŸi ile özel sektör iÅŸletmeciliÄŸinin birlikte ve uyum içinde çalışmalarını öngörür. Cumhuriyetin ilk yıllarında yeterli sermaye birikimi olmadığı için özel sektör tarafından yeterli yatırım yapılamamış, bu boÅŸluÄŸu devlet doldurmuÅŸtur.
Günümüzdeki güçlü ekonominin temelleri, cumhuriyetin ilk yıllarında devletçilik sayesinde atılmıştır. Devletçilik ilkesi sayesinde Türkiye ekonomisi, günümüzde, dünya sıralamasında 17 nci sırada yer almaktadır. Devletçilik anlayışı; özel sektör iÅŸletmeciliÄŸine karşı deÄŸildir. Tam tersine Türk özel sektörü devlet eliyle oluÅŸturulmuÅŸtur. Devletçilik ilkesi çerçevesinde, günümüzde devlet özel sektörün baÅŸarabileceÄŸi alanlardan çekilebilir. Atatürk’ün devletçilik anlayışı, özelleÅŸtirmeye karşı deÄŸildir. Akıl, bilim ve toplumsal gerçekler özelleÅŸtirmeyi öngörüyorsa buna karşı çıkmaz. Devletçilik ilkesi çerçevesinde, devlet; stratejik ve altyapı yatırımlarından vazgeçemez. Devletin gap projesi, enerji santralleri, karayolları, demiryolları, limanlar, havalimanları , elektrik ve su projeleri yapması, özel sektörün yatırım yapmadığı bölgelere devletin yatırım yapması devletçiliÄŸin ölmediÄŸinin en güzel örnekleridir.
 Â
İnkılâpçılık ilkesi
Tanımı :
“Atatürkçü düşünce sistemi’ne dinamizm kazandıran ilkedir. Toplumun ihtiyaçları doÄŸrultusunda çağın, aklın ve bilimin gerektirdiÄŸi yeniliklerin en kısa zamanda yapılmasını savunan ilkedir.”
İnkılâpçılık ilkesinin esasları
İnkılâp, devlet ve toplum düzenindeki aksayan kurumları kaldırarak yerlerine ihtiyaca cevap verebilecek yeni kurumların oluÅŸturulması anlamına gelir. Bu günkü demokratik, laik ve çaÄŸdaÅŸ devlet ve toplum yapısına Atatürk inkılâpları ile geçilmiÅŸtir. KöhnemiÅŸ ve geçerliliÄŸini yitirmiÅŸ, topluma yarardan çok zarar getiren kurumların kaldırılıp atılarak yerine aklın ve bilimin doÄŸrultusunda yeni kurumların getirilmesi inkılâpçılığın en önemli gereÄŸidir. İnkılâbın duraÄŸan deÄŸil, sürekli ve dinamik bir biçimde uygulanması gerekir. Dünyanın sürekli deÄŸiÅŸmekte ve bu deÄŸiÅŸen ÅŸartlara ayak uydurmak devletimiz ve milletimiz için en önemli zorunluluktur. Atatürk inkılâplarını çağın koÅŸullarına göre geliÅŸtirmeyip aynı ÅŸekilde korumak Atatürkçü düşünce sistemi ve inkılâpçılık ilkesine aykırıdır. 20 nci yüzyılda ortaya çıkan bütün ideolojilerin yıkılmasına raÄŸmen Atatürkçü düşünce sisteminin dimdik ayakta durması gerçeÄŸi, inkılâpçılık ilkesinin dinamik yapısından kaynaklanmaktadı r. İnkılâpçılık ilkesine göre;”deÄŸiÅŸmeyen tek ÅŸey, deÄŸiÅŸimin kendisidir”. İnkılapçılık ilkesinin yaÅŸatılması ile Atatürkçü düşünce sistemi ve bu sistemi oluÅŸturan Atatürk ilkeleri çaÄŸlar deÄŸiÅŸse de geçerliliÄŸini ve önemini yitirmeyecektir.
ATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARI
ATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARIATATÜRK’ÜN İLKE VE İNKILAPLARI
Eklesene
Posted in ATATÜRK KÖŞESİ | No Comments »
Mayıs 27th, 2008 by admin
Gözüm Yaşı Terme Çayını TutuyorÂ
Adı Mart. Anadolu bozkırında orta halli küçük bir köy, Çankırı’nın Åžabanözü ilçesine baÄŸlı. İnsanları tarım ve hayvancılıkla uÄŸraşır. Yoksulu bol, kendi yağıyla kavrulanı azdır. Öykümüzün kahramanı Ahmet de bu köyün yoksullar bölüğünden. Babadan yetim keleÅŸ bir delikanlıydı. Çalımlı deÄŸil ama, sevimli, yumuÅŸak huylu, yüzü yolda bir gençti. Babası ölür ölmez anasıyla birlikte el kapılarında koÅŸturdu yıllarca. Irgatlık yaptı, çöne durdu. Çile hamurunu genç yaşında köyünün taşı toprağıyla yoÄŸurdu. Anasıyla birlikte muhanette muhtaç olmadı. Yumruk kadar bebe iken iÅŸe baÅŸladı, çalışa çabalaya onsekizine ulaÅŸtı. Günün birinde, “askersin, hazırlan bakalım” dediler. Vardı kasabaya muayene oldu. Kusursuzdu, saÄŸlamdı, Verdiler sülüsünü, çekti gitti askere gitti. Vatani görev yeri: Erzincan 58. Topçu alayı.
İki yıl sonra kutsal görevi yüz akıyla bitirdi geldi Ahmet. Geldi ya, baba ocağında gördüğü, giderken bıraktığı gibi deÄŸildi. Anası eski gücünü direncini kaybetmiÅŸti. Beli eÄŸilmiÅŸ, saçları aÄŸarmıştı. Ahmet’in gözünde bugün var yarın yoktu. Birkaç gün gezindikten, askerliÄŸin havasını unuttuktan sonra verdi kararını. “Anacığım, yetmez mi benim için çektiÄŸin? Bunca yıldır el kapılarında aÄŸarttın saçlarını. Benim için süpürge ettin. Gece gündüz demedin çalıştın. Bundan gayri kendi evimizin iÅŸine bak. Ben çalışayım sen kazancımın bekeri ol…” Sevindi anası. Çünkü O’na güveniyordu. Tek desteÄŸi kayınıyla oÄŸlu Ahmet’ti.
Ahmet vine el kapılarında gece gündüz ırgatlık yapmaya baÅŸladı. Tek düşüncesi para kazanmaktı. İhtiyar anasını mutlu etmek, onun saÄŸlığında evlenmekti. İstedi ki, bir gelin hürmeti, bir kaç torun yüzü görsün anası…
Bu düşlerle bir kış mevsimi gelip geçti. Günler ilkbahara dayandı. Mart ayı çıkar çıkmaz Mart köyünün dağı-ovası, deresi tepesi renge boyandı. BaÄŸları ekilmeye, bostanları dikilmeye baÅŸlandı. Madımaklar yollarda ekinler tarlalarda yeÅŸerdi. Ya Ahmet’in umutları? Baharla birlikte onun duyguları da kabardı. Köyün güzel kızlarından birine, Güllü’ye gönlünü kaptırdı. Uzaktan uzaÄŸa seviyorlar derdini bir türlü duyuramıyordu. Mahalledeki çöpçatan Emine’yle haber göndererek sevdiÄŸini belli etmeye çalıştı. Kendi açarsa olmazdı. Çünkü Güllü’nün adını dillere destan etmek istemiyordu.
Güllü güzel, Güllü alımlı kızdı. Gönlü ganiydi.Öyle yükseklerden uçan, kendini ağıra saran cinsten deÄŸildi. AÄŸa oÄŸlu, bey oÄŸlu, ırgat, dal kadın çocuÄŸu nedir bilmezdi.Bir insan çalışkan mı, evine köyüne baÄŸlı mı, mert mi, ince mi, yüreÄŸi yufka mı, bunlara bakardı… Güllü bu nitelikleri Ahmet’te gördü, gönlü onun gönlüne su gibi aktı. O yılın Kurban Bayramı ÅŸenliklerinde arkadaÅŸlarıyla tura oynarken iyice bakıştılar. Boyunu boyuna, huyunu huyuna yakıştırdı. İki göz, iki gönül bir oldu uzaktan Güllü Ahmet’e Ahmet’te Güllü’ye tutuÅŸtu. Ne var ki, köylük yer istenen her ÅŸey öyle açıkta olamaz ki! Sevenler buluÅŸamaz ! Ne olacaksa gizli saklı gözden uzakta, gönülden can cana…
O yıl, Mart köyünün baharı iyice canlanınca işlet artmaya başladı. Herkes işine gücüne daldı. Bağda-bostanda, yaylada-ovada çalışmalar kızıştı. Güllü kız elinde çapa bel bostanda ötekilere, o bağdan bu bağa koşmaya başladı. Sıcaklar ortalığı, aşk ateşi gönlünü sarınca ne yapacağını bilmez oldu. Kuşluk zamanı köye geliyor, helkeleri kaptığı gibi davar sağmaya koşuyordu yaylaya. Çünkü Ahmet zaman zaman köyün sürüsünü güdüyordu. Gezik kime gelirse o çoban oluyordu baharda.
Ahmet bir gün yaylada kararını verdi. Ahladın gölgesinde davar saÄŸan Güllü’nün yanına yaklaÅŸtı. “Bereketli olsun” dedi kısık bir sesle. Güllü ÅŸaşırdı. Döndü baktı ki, Ahmet yanıbaşında. İlk kez duyuyordu bu sesi. Süt saÄŸdığı helkeyi heyecanla kendine doÄŸru çekti. SaÄŸdığı koyunu bıraktı, gürneÄŸin arasında ayaÄŸa kalktı. “HoÅŸgeldin” dedi utanç bir sesle. Fakat elleri titriyor, gözlerinin içi gülüyordu. Ahmet’in sesindeki titrekliÄŸi, gözlerindeki parlayışı ilk kez yakından seziyordu. “Oturalım mı” dedi Güllü.”Bilmem sen bilirsin istersen” dedi. Ahmet. Her ikisi de ahladı gölgesindeki saÄŸmal koyunların arasına çöktüler. Dereden tepeden bir süre konuÅŸtular. Yan yana ilk buluÅŸmastıdı çünkü bu. Ahmet yaÅŸlı anasından, Güllü hırçın gardaşından söz etti. BuluÅŸtukları görülsün, konuÅŸtukları duyulsun istemiyordu Güllü. Ama Ahmet, kestirdi attı; niyetini açıkça belli etti o gün. “Seni istetecem, babana dünür gönderecem” dedi. Bu sözleri duyunca, bir hoÅŸ oldu Güllü kız. Sevincinden yüreÄŸi hopladı. “Beklerim, en kısa zamanda beklerim” dedi süt helkesini kaptığı gibi köye doÄŸru yöneldi.
O günden üç gün sonra gezik biter bitmez köye döndü Ahmet. Bir akÅŸam, yaÅŸlı anasının dizlerinin dibine oturdu. “Anacığım” dedi. “Benim için bunca yıl saçını süpürge ettin, babasızlığın acısını duyurmadın, beni bugünlere getirdin. Başımızı sokacak evimiz var, askerliÄŸimi de yaptım, sıra evlenmeye geldi. İsterim ki, bir gelinin olsun. Benim gönlüm Güllü kızı ister. Severiz birbirimizi. N’olursun bir istet babasından!…”
- DoÄŸru diyorsun yerinde zamanında söylüyorsun Ahmed’im” dedi anası. “Bilirim ki seversin Güllü’yü, o da seni beÄŸenir; lakin babasıyla deli gardaÅŸlan ne der bu iÅŸe?” onlar yükü yeceye yıkan cinsinden. Başımıza bir dert açmasınlar.
“Bir kere deneyelim” dedi Ahmet. Anasını razz etti ve Güllüye dünürcüleri gönderdi…
Ahmet’in dünürcüleri bir Cuma akÅŸamı çaldılar kapıyı.
Selam sohbetten sonra çıtlattılar geliÅŸ niyetini. Daha Güllü’nün adı geçer geçmez dikildi kardaÅŸları. Küplere bindi babası.
“Olmaz! Bu iÅŸ için geldinizse kapım size kapalı. Ahmet önce bir karnını doyursun. Benim, ayak yalın çıplak karın gezene verilecek kızım yok” deyip kesti sözü.
Güllü, direniyordu yandaki odada. “Ahmet’ten baÅŸkasına varmam!” diyor babasına aÄŸalarına kızıyordu. Anası anlamıştı Güllü’yü. Ama söz hakkı yok ki.. “Sus kızım, baban aÄŸaların duyar sonra. Ne’der de dikiliriz karşılarına?”
O gece, Güllü verilmedi, gerçek deÄŸiÅŸmedi. Birbirlerini sevenlerin aÅŸkı sürüyordu. Ahmet Güllü’ye, Güllü Ahmet’e baÄŸlıydı. Çünkü daha önce söz verniÅŸti Güllü. Gerekirse, babası vermezse, gardaÅŸları önüne geçerse kaçacaktı.
Öte yandan Ahmet, dünürcülerin haberlerini duyunca ÅŸaşırdı. Olup bitenleri bir güzel öğrendi. “Ayak yalın, çıplak karın!” Ne demekti bu? Güllü nün babası nasıl söylerdi bu sözü!… Oturdu uzun uzun düşündü. Önce anasına, köyün uslularına, can ciÄŸer arkadaÅŸlarına danıştı. Kendine verilen öğüt, “sabret bekle umudunu yitirme… “Ahmet Umudunu yitirmedi, bekledi bekledi.” Belki düzelir” dedi içinden. Babasını saydı, gardaÅŸlarının önüne geçmedi Güllü’nün. Ama ne yapsa ne etse gerçek deÄŸiÅŸmiyordu. Ağır konuÅŸanlar, her yerde hor bakan konuÅŸmaz olmuÅŸtu Ahmet’le.
Aradan birkaç gün geçince Güllü’den hater geldi.”Kaçırsın beni” Bu gece sabaha karşı tan yıldızı doÄŸar doÄŸmaz bizim arılıkta beklerim onu…” Ahmet, hem ÅŸaşırdı, hem sevindi. “Bu durumda geri durmak olur mu? Niçin yaşıyorum, kim için taşıyorum bu canı? Ölürsem Güllü’nün yolunda öleyim!..”
Zamanında beklendiÄŸi yere vardı Ahmet. Baktı ki arılıkta saklanmış bekliyor Güllü. Ayakları lastik, başında dülbent, sırtında bir ak gecelik. MeÄŸerse, epeydir aÄŸaları, Güllü kaçmasın diye urbanlarını kendi yastıklarının altına saklamış. Ahmet durumu öğrenince, bir oldu güldü, bir oldu düşündü. yapacak bir ÅŸey yoktu artık. GömleÄŸini çıkanp Güllü’ye giydirdi ve tuttular Karaören’in yolunu. Karaören komÅŸu köy. Sığınacaklan en emin yer orası. Dayısının evine gidecekler, orada saklanacaklar bir kaç gün. Kâh yürüdüler, kah koÅŸtular ama Karaören altı saatlik yol. Iki saat sonra ortalık iyice aÄŸardı. Bu dummda görenler olursa ne der? Güllü: “Böylece gidelim”, Ahmet “Olmaz” dedi. “Kesin olmaz” Tuttu kolundan yakınındaki gölün yanına vardı. Baktı ki her taraf sazlık. Kamışlar, kındıralar adamın boyunu geçiyor. “Tamam” dedi burası iyi arkasından gelmesin diye Güllü’nün elini ayağını baÄŸladı. Sesi çıkmasın, bağırmasın diye de aÄŸzını… Ve öylece sazların içine bırakıp yürüdü. Niyeti dayısının köyüne varacak, durumu anlatacak, onların yardımını isteyecek. İki saat sonra Karaören köyüne vardı Ahmet. Dummu bir güzel anlattı. “HoÅŸ beÅŸ, ne yapalım, nasıl edelim” derken bir saatte öyle geçti. Sonunda dayısıgilden urbaları aldığı gibi düştü yola. Kâh yürüdü kah koÅŸtu. Kan ter içinde çıkışından beÅŸ saat sonra, gün tepeye dikilirken Güllü’yü bıraktığı sazlığa geldi. Baktı ki, Güllü yok. Yerinde yeller eser. Fazla zaman kaybetmeden hemen geri döndü dayısının köyüne. Sırtını buz gibi ter kapladı dizlerinde fer kalmadı. “Güllü geldi mi’ “Gelmedi”.”Allah Allah nereye gitti peki?” Dayısı Karaören köyünden birini hemen Mart köyüne yolladı. “Sorun bakalım orada var mı?” Sekiz saat sonra haber geldi. Orada da yok. Böylece ertesi gün öğle vakti oldu. Dayısıyla birlikte köyün birkaç uslusuna, caminin imamına sordular. “Durum böyle iken böyle, ne yapalım ne edelim?”
Köy imamı: “OÄŸlum Ahmet, sabahleyin erkenden sazlığın üzerindeki tepeye çık; kızı baÄŸlayıp koyduÄŸun tarafa bak; sivrisinek nereye topluca inip kalkıyorsa orada ara” dedi…
Böyle yaptı Ahmet. Karaören’den geceleyin çıktı yola. Gün doÄŸarken sazlığın üzerindeki tepeye çıktı. Baktıki, sivrisinek sürüsü Güllü’yü baÄŸlı bıraktığı sazların beÅŸyüz metre yakınına küme küme inip kalkar..
KoÅŸtu oraya ki, ne görsün? Güllü cansız yatıyor yerde. Sivrisinekler üşüşmüş üstüne. Her tarafı ÅŸiÅŸmiÅŸ, davul gibi olmuÅŸ. Zavallı Güllü can havliyle çırpınmış çabalamış sürünmüş. Eli ayağı baÄŸlı olduÄŸu için kurtulamamış, aÄŸzı kapalı olduÄŸu için bağıramamış. Her tarafı çizik sıyrık, saz kesiÄŸi…”
Bu durumu görünce deliye döndü Ahmet. Dizlerini çırptı, saçlarını yoldu. AÄŸladı aÄŸladı. Bir ÅŸaşırdı bir aÄŸladı. Sonra aldı başını ayrıldı oradan. Gitti ki o gidiÅŸ. Olay tez zamanda yayıldı. Duyanların görenlerin içi yandı. Nice nice yürekler parçalandı ağıtlar söylendi, destanlar yazıldı. Güllü’nün öyküsü, yörede bilindi, gençlerce ezberlendi. Bir sazın ezgisi eÅŸliÄŸinde dilden dile söylendi. İbretle dinlenen bir içli bozlak oldu yörede.
Kaynak:
Salih Turhan , Kubilay DökmetaÅŸ , Levent ÇelikÂ
Notalarıyla Türkülerimiz ve Hikayeleri
Ankara, 1996Â
Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor Gözüm Yaşı Terme Çayını Tutuyor
Eklesene
Posted in ARŞİV | No Comments »
« Previous Entries